3 idiots | test edildi, onaylandı!

şu sıralar düzenli olarak pek bir şey izlediğim söylenemez -iki yerli dizi hariç- izlemediğim gibi bir şeyler yazma hevesim de yok açıkçası.. yine de pek bilinmeyen bu güzel filmi tavsiye etmek istedim.. başta  iki buçuk saat olması dolayısıyla gözüm korksa da kızların hep beraber izleme teklifine karşı koyamadım..

iyi ki de koymamışım.. soluksuz izledim, bir an bile sıkılmadım.. hem güldürüp, hem ağlatan bir de harika bir felsefeye sahip.. bazı sahneler var ki gerçekten çok etkileyici..

mükemmel olarak anlatabileceğim bir Bollywood filmi, uzun zamandır hint sinemasından uzaktım.. ben bir kere daha büyülendim, sizi de büyüleyeceğini garanti ediyorum..

“sen sadece mükemmelin peşinden koş, başarı zaten seni yakalar..”

..aal izz well..

My Black Mini Dress ^^ kısacık

geçenlerde can sıkıntısına iyi gelsin diye hiçbir beklenti içine girmeden açtım izledim.. üzerine çok konuşulacak bir film değil belki ama bittiğinde kendimi daha iyi hissediyordum.. ihtiyacım olanı aldım.. kadrosu da güzel.. sizin için olmayabilir belki ama benim için şimdilik yeterli.. o yüzden sevmezseniz bana gelmeyin ;)

Kaybedenler Kulübü ∞ Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir ki?

resmi sitesinde şöyle anlatmışlar filmin konusunu:

“Alternatif kitaplar basan bir yayınevinin sahibi olan Kaan (Nejat İşler) ile Kadıköy’de bar işleten, çok sıkı bir plak ve efemera koleksiyoneri olan Mete (Yiğit Özşener), 90’lı yılların ikinci yarısında, sanki bir yerde oturmuş konuşuyorlarmış ve kimsenin bundan haberi yokmuş gibi bir radyo programı yapmaya başlarlar. Yaptıkları program zaman içinde hem onların hem de dinleyenlerin hayatını değiştirecektir. Programın şöhreti hızla yayılırken Kaan ve Mete eski hayatlarına aynen devam ederler. Her gün başka kadınlarla yalnızlığını gidermeye çalışan Kaan, aradığı aşkı Zeynep’de (Ahu Türkpençe) bulur ve aralarındaki hayat görüşü farklılığına rağmen bu aşkı tutkuyla yaşamaya çalışır;… Bu arada herkesin ‘kendi kaybını’ bulduğu ‘Kaybedenler Kulübü’, toplumun farklı kesiminden insanları biraraya getirerek adeta bir ‘ortak mahalle’ de buluşturur. Kendi yalnızlıklarıyla bile dalga geçen, sisteme her gün başkaldıran,  hayatın kıyısında yaşayan Kaan ve Mete’nin renkli hayatlarını yansıtan programın tutkunları, ‘Kaybedenler Kulübü’nün üyeleridir artık.”

bir ara Tumblr ahalisi takmıştı bu filme, izleyince anladım neden olduğunu.. takılacak bir film hakikaten.. açıkçası bu kadar etkilemesini beklemiyordum beni bir Türk filminin.. gişe işin yapılmış ucuz filmler yüzünden sanırım ön yargımdan kurtulabilmiş değilim henüz.. isimlerin, mekanların, hikayenin gerçek olması çok daha etkileyici kılıyor bu filmi benim için..

 radyo kayıtları dinlenerek seçilmiş çok güzel replikler var.. ama herkes beğenmiyor filmi söyleyeyim.. ama güzel film.. çok güzel.. 6.45 yayınlarına özel ilgisi olan biri olduğumdan belki de.. bilmiyorum..

eğer çok sevdiysen diyor.. eğer çok sevdiysen..

oysa bilmiyor ki, sevmekte bir âna ait!

Dünya sana hediye sunmaz, inan bana. Bir yaşam istiyorsan, çal onu.

°uzun zaman oldu yazmayalı.. aslında taslaklarda unuttuğum  bir şeyler vardı… ama  başka sefere artık.. bu sıralar tek bir şey izlemiyorum.. daha doğrusu bir şeye başlayıp bitirebilmek gibi bir fırsatım olmuyor.. bazıları yarım kalıyor, bazen o yarım kalanlar özlenmiyor.. unutuluyor.. ama bu bahsedeceklerim yarım kalanlar değil.. uzun zaman geçmiş olmasına rağmen henüz bitiremesem de boş zamanlarımda yine bunların başına geçiyorum ben.. bitirip yazacak kıvama gelebilmem çok uzun zaman alabileceğinde kısa kısa bir kaç cümle kurmak istedim..

BEHZAT Ç. – Bir Ankara Polisiyesi

evet ben de onlardanım ve bu konuda çok mutlu ve gururluyum.. Behzat Ç. son yıllarda neredeyse iyice kurumuş olan yerli yapım sevgimi yeniden yeşertti denilebilir.. malum bizim diziler 90 dakika.. izle izle bitmiyor derecesinde.. buna rağmen bölümleri peşpeşe izliyorum.. durduramıyorum kendimi o safhaya ulaştım.. hayranlığımın boyutu biraz fazla aştı yine.. hatta bayram tatilinde maaile Behzat Ç. izledik..  doğallık diyorum sonuç olarak, o olunca gerisi geliyormuş işte.. bir de bilmem belki iki sahne arası bir Ankara havası duyma k hoşuma gidiyor -Ankaralı sayılırım da ondan olabilir diyorum yani- :) şimdi aklımda kitapları var, girdiğim ilk kitapçıda Emrah Serbes kitapları arayacağım sanırım.. her sahne, her karakter ayrı benim için.. hatta bazıları var ki, var işte onlar.. izlemeyin sakın Behzat Ç.’yi paylaşmak istemediklerimden biri yine.. ayrıntıya girmek isterdim ama bloguma bakış açınızın değişmemesi için vazgeçtim :) hastasıyım diyor ve susuyorum.. tamam sustum..

My Princess

ve bir kore dizisi yine.. aslında son zamanlarda daha doğrusu okul açıldığından beri bir şey izleyemedim doğru dürüst.. My Princess’de uzun zamandır arşivimde olmanın yanı sıra başlayalı uzun zaman olmasına ve aslında gayet eğlenceli ilerlemesine rağmen bir türlü sonunu getiremediğim bir dizi.. ama bu hafta bitiririm diye umuyorum.. klasik bir hikaye ve bunu güzel bir şekilde yansıtıyor.. yani prenses hikayelerinde aradığımız o süslenelim, güzelleşelim olayı mevcut.. ayakkabılar, kıyafetler göz zevkime hitap ediyor.. Kim Tae Hee ile aramız fena değil.. Song Seung Hun ile bu dizide tanıştım ama kısa sürede fena halde kaynaştığımızı söyleyebilirim ;) ayrıca ben onu Lee Joon Hyuk’a inanılmaz derecede benzetiyorum.. hatta afişe ilk baktığımda o sanmıştım sanırım ama değilmiş.. eğlenceli bir yapım yani tavsiye ederim.. ama bir yan oyuncu var ki yani tanımadığı birinden bir insan ancak bu kadar nefret edebilir..  iki numaralı bayandan bahsediyorum.. yani diyorum ‘Allah yaratmış Nilü, sakin ol.. o da bir insan..’ falan filan ama yok laf geçiremiyorum kendime ya.. tiksiniyorum resmen tövbe tövbe.. neyse..

Sekaiichi Hatsukoi

geldik bir animeye.. son zamanlarda adını sıkça duyduğum Sekaiichi Hatsukoi bir yaoi.. eğlenceli ve iki sezondan oluşuyor.. bilmiyorum devamı gelecek mi çünkü ben daha 2. sezona yeni başladım.. ilk sezonu çok hızlı bir şekilde geçtim fakat nedense bende büyük bir heyecanla devamını izleme isteği uyandırmadı.. ilerleyen bölümlerde daha iyi olacağını düşünüyorum.. fansub çalışması henüz tamamlanmadığı için izlemekte aceleci davranmıyorum ve bir süreliğine askıya aldım.. bir Jonjou Romantica olamamasına rağmen izlediğim en iyi yaoi lerden biri.. “kaç tane izledin ki?” diye sorarsanız açıkçası pek de fazla değil:) ama güzel olduğunu söyleyebilirim yine de.. üç farklı çift’in hikayesi var.. biraz da yanlış anlaşılma dolu, ilerlememesine sebep olan da sanırım bu benim gözümde.. yine de bitirmeyi düşünüyorum.. sevdim yani sadece çok çok sevmedim ama sevdim :)

şimdilik bu kadar.. görüşmek üzere..

Black Swan • ben geç kalmadım, siz acele ettiniz

Ne zamandır aklımda bu film.. ne de olsa izlemeyen kalmadı.. bir ben kalmıştım belki, aradan çıkartayım istedim kendimi.. arşivde beklemekten pas tutacaktı neredeyse.. açtık baktık sonunda.. ama böyle herkes tarafından izlenmiş filmleri bu kadar bekletmemek gerek.. nedeni ise şu; misal ben bu filmi kimseden duymadan görsem, izlesem büyük bir beğeni ile kalkabilecekken.. erteleme ile geçen süreçte ‘sen hala izlemedin mi?’ lerle birlikte oluşan büyük bir beklentiden sonra umulan tadı yakalamak pek de mümkün olmuyor çünkü..


işte ben buna üzülürüm.. bunu bana niye yaptınız? diye sorarım.. oysa gerçekten anlatılmak istenen o kadar önemli ve bunun için izlenilen yol öylesine ince dokunmuş ki.. belki her sahnesi ayrı bir hayranlık, ayrı bir tatmin duygusu oluşturabilir.. ama ben ne yazık ki daha daha fazlasını beklerken film bitiverdi.. bende bir hayalkırıklığı ile ekrana bakakaldım deyimi yerindeyse..

Natalie tek kelimeyle gerçekten kusursuz.. hırslarının ve mükemmele ulaşma çabasının altındaki balerinin hissettiklerini hissetti sanki, hissettirdi.. yüzündeki o ifadesizliğe bakarken, o baskıyı sanki kendiniz yaşıyormuş gibi algılıyor ve daralıyorsunuz.. psikolojik ayrıntılar gerçek anlamda huzursuzluk verici.. belki en baştan açıp zevkini çıkarmalı.. yazık oldu diyorum kendi adıma.. güzel bir film ama çok fazla şey beklemeyin.. unutmayın hayalleriniz olmazsa kırıklıklarınız da olmaz.. ama siz bunu sadece film bazında bırakın abartmayın.. yine de hayal kurmaktan tamamen vazgeçmeyin..

Hobbit ∞ oradaydık ve şimdi buradayız

ben bu yaşıma kadar nasıl okumamışım diye düşündüm durdum.. aslında Tolkien’i kitapları dururken neredeydim?? böyle fantastik öykülere öyle bayılıyorum ki tarifi yok.. Hobbit’i okurken kendimden geçtim neredeyse.. öyle güzel anlatılmış ki filmini kafamda çektim bitirdim diyebilirim.. yakında filmi gerçektende çekiliyor zaten yönetmeni de Peter Jackson, yani benim hayallerimin ötesinde bir şey çıkacak ortaya eminim.. Yüzüklerin Efendisi serisini defalarca seyretmiş biri olarak heyecanla beklediğimi tahmin edersiniz.. şimdi Altıkırkbeş’ten çıkan diğer Tolkien’lerin peşindeyim… hepsi benim olmalı..

Hobbit bizim Frodo’nun amcası -amcasıydı diye hatırlıyorum büyükbabası mıydı yoksa?- Bilbo Baggins’in ilk macerasını ve güç yüzüğünü buluş hikayesini anlatıyor.. bir yüzüklerin efendisi değil belki ama harika bir atıştırmalık :)

arka kapak yazısı bile ayrı bir olaydır bence..

Başlangıçta herşey normaldi. J.R.R. Tolkien bir profesördü.1937′de kendi çocukları için bir masal yazdı.Tüm masallarda olduğu gibi bu masalda da cüceler, ejderhalar ve ejderhaların el koyduğu altınlar vardı.Bu noktadan sonra tipik 6.45 okurunu ilgilendiren bir şey oldu.1968′de uzun saçlı insanların bir ellerinde Hesse diğer ellerinde J.R.R. Tolkien kitaplarıyla dolaştıkları görülmedi. Bize kalırsa kitapları aynı ellerinde taşıyorlardı.

Portakal Kız

bu sıralar aşırı derecede kitap okuyorum.. aşırı derken boş vakitlerimin çoğunu internet yerine kitaplarla dolduruyorum desek daha doğru olur.. zaten internet hayatıma girdiğinden beri eskisi gibi okuyamıyordum.. ama şimdi formumu yeniden kazandım ve durumdan son derece hoşnutum.. neler neler kaçırıyordum şu bela yüzünden ama artık bağımlılıklarımı yenmeyi öğrendim sanırım..

bundan yıllar önce Bursa Büyükşehir Kütüphanesinde sıkça karşıma çıkan bir kitaptı bu.. ama bir türlü elime geçmemişti.. geçenlerde kitapçımda rastladım ve artık almanın zamanı geldi diye düşündüm.. çok güzel bir kitap.. sıkça düşündüren ve duygulandıran bir öykü.. ben çok sevdim.. bundan sonra burada oldukça sık kitap tanıtımlarına rastlayabilirsiniz benden söylemesi.. her zaman dizi izlemek olmaz ki..

buyrun bu da arka kapak yazısı:

‘Hayatı seçen ölümü de seçer.’

Georg, ölümünden 11 yıl sonra babasının kendisine yazmış olduğu uzun bir mektupta zor bir soruyla karşı karşıya kalır.

‘Eğer sana seçme şansı verselerdi, kısacık hayatın ardından öleceğini bile bile yaşamayı kabul eder miydin? ‘ Portakal Kız Sofie’nin Dünyası’nın yazarı Jostein Gaarder’in gençler için yazdığı yeni kitabı….

Georg 4 yaşındayken kaybettiği babasından aldığı veda mektubuyla geçmişe bir yolculuğa çıkar. Ona gizemli Portakal Kız’la yaşadığı aşk hikayesini uzun uzun anlatmıştır. Ancak okudukça mektubun, onun geleceğiyle ilgili olduğunu kavrar. Babası onun sorularına artık cevap veremeyecektir, ama sevgiye, hayata ve ölüme dair doğru sorular sormasını sağlayacaktır.

 

Gözlerindeki Sır ≈ Suç ve Ceza Film Festivali

¨Çok çok uzun uğraşlar sonucu bu yazıyı yazmaya başlayabilmeme mucize gözüyle bakıyorum şu anda.. eğer şu görselleri biraz daha hızlı  yükleyebilmiş olsaydım sanırım yazmaya biraz daha fazla zamanım kalabilirdi.. aslında bu şartlarda yeni post yapma işine girişmeyi pek düşünmüyordum ama bugün izlediğim bu film beni buna sürükledi desem yerinde olur herhalde..

Geçtiğimiz hafta itibariyle ‘Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali’ istanbulda başladı.. günlerdir gidelim dediğimiz halde saatleri tutturmayı bir türlü beceremediğimizden bir kaç günü boş geçirsek de sonunda kendimizi rektörlükteki mavi salona attık.. festival kapsamında Nişantaşı, Beyoğlu gibi bir kaç yerde daha film gösterimi yapılıyor.. ama İstanbul Üniversitesi içindeki gösterimler ücretsiz.. ee ayağımıza kadar gelmiş film festivalini tepmek biraz anlamsız olurdu..

filmler genel olarak siyasi içerikli ve darbe ana fikri üzerine seçilmiş.. fakat bugün izlediğimiz bu filmin darbelerle bir alakası yok.. Polisiye ve romantizmin mükemmel bir şekilde bir araya getirildiği bir film.. tam 129 dakika.. geçmiş ve şimdiki zaman arasındaki geçişlerle birbirine bağlanmış olay örgüsü merakınızı canlı tutmayı başarıyor.. ayrıntılarla daha da güzelleşiyor.. işlenen bir cinayetin peşinde harcanan ömürler ve kaçırılan hayatlar..

başlarında sıkılanlar olsa da ben gözümü bir an bile kırpmadan yuttum denilebilir.. son zamanlarda çok güzel filmlere rastlıyorum.. aman nazar değmesin.. unutulmayacaklardan biri oldu sanırım benim için.. izleyin diyorum yani.. sanırım festivalde daha iyi bir filme rastlamam mümkün olmayacak ama yine de şansımı deneyeceğim.. siz de yakınlardaysanız gelin birlikte bir şeyler izleyelim..

Bir şansı daha tepmek istemiyorum.

Ama bu nasıl oluyor?

Nasıl oluyor da hiçbir şey yapamıyorum?

25 yıldır düşündüm durdum ve sadece bir cevap bulabildim.

“Unut gitsin, o başka bir hayattı. Yaşandı bitti, artık düşünme.”

Başka bir hayatta değildi.

Bu hayattaydı.

Bu hayattı.

Şimdi şunu anlamak istiyorum.

İnsan hayatı nasıl böyle boş yaşayabiliyor?

Koca bir hayatı boş işlerle tüketmeyi nasıl beceriyoruz?

Bunu nasıl yapıyoruz?

My Blueberry Nights ≈

“Onsuz yaşamayı düşünemediğin birisine, nasıl veda edebilirsin? Hoşçakal demedim. Hiçbir şey demedim.Sadece yürüyüp gittim.O gecenin sonunda,karşıdan karşıya geçmek için en uzun yolu seçtim.”

Bir Kar Wai Wong filmi.. desemde aslında daha düne kadar bir Kar Wai Wong filminin ne anlama geldiğini bilmiyordum.. sanırım bu durumdan utanmam gerekiyormuş.. neden bilmem bu aralar uzun soluklu bir şeye başlamaya cesaretim yok.. Kore filmleri de indirilmiş bir şekilde bekleyip duruyorlar.. neyse artık bütün yıl izlenecek bolca malzeme var elimin altında..

Bütün gün cafesinden çıkmayan insanları yedikleriyle hatırlayan ve unutulan ya da bırakılan anahtarları biriktiren, o anahtarlar atılmadığı sürece o kapıların kapanmayacağına inanan, sessiz bir adam.. onsuz yaşayamayacağını düşündüğü adamın kendisini aldattığını öğrenen güzel bir kadın.. ve yabanmersinli turta.. bu iki kişinin hayatıne eklenen bir kaç hikaye..

“Ondan nefret etmedim. Sadece, benden vazgeçmesini istedim. Ve şimdi vazgeçti. Bu da canımı dünyadaki her şeyden daha fazla acıtıyor.”

Bu filmde blogger buluşmasında ele geçirdiğim ganimetler arasındaydı.. dün gece açtım sessizce karanlıkta kendi başıma izledim.. ve çok beğendim.. bir olay filmi değil.. içinde ufak hikayeler barındıran bir içsel yolculuk hikayesi daha çok.. benim gibi kafasında durmadan sorular uçuşanlar için böyle filmler oldukça dinlendirici.. ve aslında iyilerine sık rastlanamıyor ne yazık ki..

“- …o zaman neden mi kaybettim? Çünkü her zaman kazanamazsın. İnsanları yenebilirsin ama şansı yenemezsin. Bazen düzenin bozulur insanları doğru okursun ama yine de yanlış şeyi yaparsın.

- Onlara güvendiğin için mi?

- Kendine bile güvenemediğin için.”

Bu dingin hikayeye bir de görsel şölen eklenince kusursuzluk ortaya çıkmış.. canlı renklerin birbiriyle uyumu ve farklı çekim teknikleri, ne kadar bu işten pek anlamıyor olsam da, tek kelimeyle nefis bir göz ziyafeti..

İzlemek mutluluğa ya da hüzne sebep olmuyor.. ama sakinleştiriyor sanki.. hani kafamızın içinde ki düşünceleri alıp dile getiriyor gibi.. ya da bilmiyorum yine benim ruh halim bu filme uyum sağladı ve her şeye olduğundan büyük anlamlar yüklüyor..

“Son birkaç gündür, insanlara nasıl güvenilmeyeceğini öğreniyordum ve başaramadığıma memnunum. Bazen, başka insanlara bizi tanımlamaları ve kim olduğumuzu söylemeleri için, ayna kadar güveniriz. Ve her yansıma, beni biraz daha kendim yapar.”

Herkes tarafından izlenmeli demeyeceğim.. açıkçası bu blogu açarak ne kadar belli etmiyor olsam da, çok sevdiğim şeyleri paylaşmak konusunda pek de hevesli biri değilim.. onları kendime saklamak isterim.. o yüzden sadece bu filme gerekli değeri verecek olanlar izlesin diyorum..

Tamam kötü biriyim biliyorum :)

Love and Other Drugs ∞

Başrollerini Anne Hathaway ve  Jake Gyllenhaal’ın paylaştığı Love and other drugs AŞk sarhoşu olarak gelmiş buralara.. uzun zamandır capslerine her yerde rastladığım ve ister istemez benim için merak konusu olmuş olan bu filmi sonunda izleyebildim.. evet gerçekten beğendim.. biraz fazla açık saçık.. ama hikaye oldukça tatmin edici.. bakınız posteri sansürledim:) yok yok ondan değil sadece poster bence filmin içeriğini yeterince iyi ifade edememiş.. olduğundan farklı bir tarafa çekiyor.. oyuncular harika Jake anlatılamaz zaten.. Anne hakkında bir şey söylemeye bile gerek yok.. film oldukça eğlenceli.. kimi zaman düşündürücü.. güzel bir film işte küçük bir tavsiye..

kısacık bir tatile gidiyorum.. o yüzden yorumları gecikmeli cevaplayabilirim.. büyük ihtimalle söylemesem anlamazdınız buralarda olmadığı zaten güncellemeler oldukça aralıklı :) dönünce buraları Best love ve 49 days ile şenlendirmek istiyorum.. becerebileceğimden pek emin olmasam da.. ha bir de son zamanların mimi “blogger N’lerini seçiyor” var.. bende yazmak istiyorum ama bir türlü kısmet olmadı.. mimleyen arkadaşlarıma da çok teşekkür ediyorum buradan.. genelde işin özü olarak tembelliğimle ön plana çıkmış olsam da bu durumdan şikayetçi değilim..

her neyse özleyin beni :)

WordPress.com'dan blog alın.
Tema Esquire, Matthew Buchanan tarafından yapılmıştır.

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.